Aydın Olmamak: Türkiye’de “Millî ve Yerli” Söylemin Entelektüeli

Memlekete Dair By Ara 28, 2025 No Comments
Getting your Trinity Audio player ready...

Aydın (entelektüel)[1], modern toplumlarda yalnızca bilgi üreten bir figür değil; bilgiyi iktidar, adalet ve kamusal sorumluluk ekseninde konumlandıran etik bir özne olarak düşünülmelidir. Edward Said’in Entelektüel adlı çalışmasında ısrarla vurguladığı üzere, entelektüelin kurucu vasfı konfor değil bedel; aidiyet değil eleştirel mesafe; uyum değil itirazdır. Bu nedenle aydın olmak, güvenli bir statüye yerleşmekten ziyade, çoğu zaman yalnızlıkla, dışlanmayla ve yanlış anlaşılmayla sonuçlanan bir etik duruşu üstlenmeyi gerektirir. Nitekim Said’e göre aydın, üstlendiği bu “aykırı” konum nedeniyle tarihsel olarak olumsuz bir algıya maruz kalmış; kimi zaman kibirli, “burnu büyük” bir figür olarak yaftalanmıştır (Said, 2018, s. 11)[3]. Oysa bu algı, aydının halktan kopukluğunun değil, iktidarla arasına koyduğu mesafenin bir sonucudur. Said’in özellikle altını çizdiği gibi, gerçek anlamda bir aydın olabildiğince geniş bir halk kitlesine seslenir, ancak bunu yaparken onları küçümseyen bir pedagojik ya da buyurgan dil kurmaz; aksine, halkla kurduğu ilişkiyi etik bir sorumluluk temelinde inşa eder (Said, 2018, s. 13)[4]. Bu çerçevede Said’in şu tespiti, aydının kamusal konumunu çarpıcı biçimde özetler:

“Entelektüellerin ne yüksek mevkilerde eş dostları, ne de resmî makamlarda itibarları olur. İnsan yalnız kalır, doğru; ama her zaman sürüye uyup mevcut durumu hoş göstermekten iyidir yalnızlık.” (Said, 2018, s. 17) [5]

Bu ifade, aydının yalnızlığını romantize eden bir söylemden ziyade, hakikate sadakatin kaçınılmaz bedelini ortaya koyar. Said’e göre yalnızlık, entelektüelin bilinçli bir tercihi değil; iktidarla arasına koyduğu etik mesafenin doğal sonucudur. Aydın, güç merkezlerine yaklaştıkça etkisini artıran bir figür değil; tam tersine, bu merkezlerden uzak durabildiği ölçüde sözünün ahlaki ağırlığını koruyabilen bir kamusal öznedir. Ancak Said, bu yalnızlığın her zaman göze alınmadığını da eleştirel biçimde belirtir. Günümüz entelektüelinin dönüşümünü tarif ederken şu sert ifadeyi kullanır:

“Günümüz entelektüeli, garantili bir geliri olan ve dershane dışındaki dünyayla alakası olmayan, kabuğuna çekilmiş bir edebiyat profesörü olup çıkmıştır.” (Said, 2018, s. 80) [6]

Bu eleştiri, entelektüelin akademik profesyonelleşme süreci içinde kamusal işlevini yitirmesine yöneliktir. Said burada akademiyi bütünüyle reddetmez; ancak entelektüelliğin, akademik unvanla sınırlanmasını ciddi bir sorun olarak görür. Derslik dışındaki dünyaya sırtını dönen, siyasal ve toplumsal adaletsizlikler karşısında sessiz kalan bir figür, Said’e göre “entelektüel” sıfatını taşımayı hak etmez. Bu noktada Said’in kitabında yer alan şu pasaj, entelektüel etik açısından bir tür ölçüt metni niteliğindedir:

“Nabza göre şerbet vermek, konuşulması gereken yerde susmak, şovenist kabadayılıklara, tantanalı döneklik ve günah çıkarma törenlerine rağbet etmek bir entelektüelin kamusal rolüne en çok gölge düşüren tavırlardır.” (2018, s. 12) [7]

Bu ifade, entelektüelin ne yapmaması gerektiğini son derece açık biçimde ortaya koyar. Burada eleştirilen şey yalnızca suskunluk değil; hesaplı suskunluk, yalnızca tarafgirlik değil; çıkar temelli tarafgirliktir. Said için asıl sorun, entelektüelin konuşup konuşmama kararını adalet ölçütüne göre değil, konjonktürel kazançlara göre vermesidir.

Said’e göre entelektüelin karşı karşıya olduğu en büyük tehdit, sanıldığı gibi dışsal baskılar ya da doğrudan sansür mekanizmaları değildir; aksine bu tehdit, entelektüelin bizzat kendisinin içselleştirdiği ve “profesyonellik” adı altında meşrulaştırılan bir uyum kültüründen kaynaklanır. Said’in dikkat çektiği bu durum, entelektüel faaliyetin bir mesai düzenine, güvenli bir kariyer pratiğine ve “prezentabl” olmaya indirgenmesiyle karakterize edilir. Bu bağlamda entelektüel, hakikati rahatsız edici biçimde dile getiren bir kamusal özne olmaktan çıkar; sınırları önceden çizilmiş paradigmaların dışına taşmamayı ilke edinen, “denizi bulandırmayan”, apolitik ve sözde nesnel bir uzmana dönüşür (Said, 2018, s. 83) [8]. Bu dönüşüm, entelektüelin iktidarla çatışmasını değil, onunla sessiz bir uzlaşı geliştirmesini teşvik eder. Böylece entelektüel eleştiri, yerini risk almayan, konum korumaya odaklı ve çoğu zaman kendi suskunluğunu “mesleki etik” kisvesi altında gerekçelendiren bir söyleme bırakır.

Bu profesyonelleşmiş suskunluk hali, Said’in özellikle sert biçimde eleştirdiği bir başka entelektüel zaafla birleştiğinde daha da sorunlu bir görünüm kazanır: kültürel çifte standart. Said’in ifadesiyle, “bütün entelektüel hilelerin en bayağılarından biri”, başkalarının kültürlerini ahlaki ya da siyasal açıdan mahkûm ederken, aynı pratiklerin kendi kültürel bağlamındaki tezahürlerini mazur görmektir (Said, 2018, s. 98)[9]. Bu eleştiri, Türkiye bağlamında özellikle anlamlıdır. Zira kamusal alanda aydın figürünün giderek “ekran yüzü”ne indirgenmesi, entelektüel eleştirinin yerini televizyon stüdyolarında yeniden üretilen şovenizme, milliyetçi tarafgirliğe ve sözde “kendilik” ya da “özcülük” diskuruna bırakmasına yol açmaktadır. Bu diskur, karmaşık toplumsal meseleleri indirgemeci kimlik anlatılarına hapsederken, eleştirel aklı da duygusal sadakat testlerine tabi tutar. Sonuçta ortaya çıkan aydın profili, kamusal aklı genişleten değil daraltan; zekâyı çoğaltan değil, onu ideolojik tekrarlarla körelten bir figür hâline gelir. Bu durum, Said’in tarif ettiği anlamda entelektüelin kamusal rolüyle açık bir çelişki oluşturur; çünkü aydın, aidiyetleri tahkim eden değil, tam da bu aidiyetlerin körleştirici etkilerini görünür kılan kişidir.

Bu tespitler, Türkiye bağlamında özellikle anlamlıdır. Ülkemizde kronikleşmiş siyasal, hukuksal ve toplumsal sorunlar karşısında, entelektüel tutum çoğu zaman iktidar ya da muhalefet beklentilerine göre şekillenmektedir. Aynı kişi veya çevreler, iktidara yakın olduklarında sessizleşmekte; konumları değiştiğinde ise yüksek sesle konuşabilmektedir. Oysa bu tür değişken ahlak, aydın tanımıyla bağdaşmaz. Aydın, taraflar değiştiğinde pozisyon değiştiren değil; adaletsizlik devam ettiği sürece sözünü sürdüren kişidir.

Gramsci’nin “organik aydın” kavramı da bu noktada aydınlatıcıdır. Gramsci (2005)[10], aydının toplumsal ilişkilerden bağımsız olmadığını kabul eder; ancak bu bağımlılığın, eleştirel kapasiteyi ortadan kaldırmaması gerektiğini vurgular. Aydın, hangi sınıfla ilişkili olursa olsun, hegemonik söylemin otomatik taşıyıcısına dönüştüğü anda eleştirel niteliğini yitirir. Foucault ve Deleuze’ün (1977)[11] belirttiği gibi, entelektüelin görevi artık “herkes adına konuşmak” değil; iktidarın nerede, nasıl ve kimler üzerinden işlediğini ifşa etmektir. Türkiye’de bu görev, çoğu zaman bedel gerektirdiği için ertelenmekte ya da akademik güvenlik alanına hapsedilmektedir. Oysa Said’in altını çizdiği gibi, entelektüel olmak tam da bu güvenlik alanından çıkmayı gerektirir.

Hak ve hukuk ilkelerinin ülkede etik, tutarlı ve bütüncül biçimde uygulanmaması karşısında sessiz kalan bir figür, hangi bilgi birikimine sahip olursa olsun, aydın olarak adlandırılamaz. Zira aydınlık, hukukun yalnızca metinlerde değil, yaşam pratiklerinde nasıl askıya alındığını görme ve bunu dile getirme sorumluluğunu içerir. Hukuksuzluğun süreklilik kazanması, yalnızca siyasal bir sorun değil; aynı zamanda toplumsal dokuyu içten içe aşındıran bir ahlaki erozyondur. Bu erozyon karşısında suskun kalan aydın, eleştirel aklını korumakta değil, onu gönüllü olarak devre dışı bırakmaktadır.

Toplumsal çürümüşlük karşısında toplumun dertleriyle hemhâl olmamak, aydını kamusal bir özne olmaktan çıkarıp soyut bir gözlemciye indirger. Aydın, toplumu yukarıdan teşhis eden steril bir teknisyen değil; adaletsizliğin gündelik hayatta nasıl hissedildiğini kavrayan, acıyla temas kurabilen bir bilinçtir. Asgari ücretle yaşamaya mahkûm edilen milyonların geçim sıkıntısını yalnızca istatistiksel bir veri olarak görmek; emeğin değersizleştirilmesini teknik raporların soğuk diliyle geçiştirmek, aydın sorumluluğuyla bağdaşmaz. Emeğin sistematik biçimde yoksullaştırıldığı bir düzende, emekten yana açık bir etik pozisyon almamak, entelektüel tarafsızlık değil, örtük bir onay anlamına gelir.

Benzer biçimde, ırkçılığın ve ayrımcı söylemlerin normalleştirildiği bir kamusal alanda, bu söylemlere karşı mesafe koymamak; hatta onları dolaylı biçimde meşrulaştırmak, aydın kimliğini temelden zedeler. Yoksulluğun yalnızca TÜİK verilerinin seçmeci ve bağlamından koparılmış yorumlarıyla görünmez kılınmasına sessiz kalmak, gerçeğin çarpıtılmasına rıza göstermektir. Aydın, veriyi iktidarın diliyle değil, hakikatin lehine okumakla yükümlüdür.

Göçmen meselesini insanî boyutundan koparıp dar nasyonalist reflekslerle değerlendirmek, evrensel ahlak ilkesinden bilinçli bir sapmadır. Aydın, sınırların ve kimliklerin ötesinde, insan onurunu esas alan bir etik perspektifi korumak zorundadır. Göçmenleri yalnızca “yük”, “tehdit” ya da “istatistik” olarak gören söylemler karşısında sessizlik, bu söylemlerin yayılmasına katkı sunar. Bu bağlamda aydınlık, çoğunluğun rahatına uygun olanı tekrar etmek değil; rahatsız edici hakikati dile getirmektir. İşkence iddiaları karşısında suskun kalmak, uluslararası insani krizleri konfor alanına çekilerek görmezden gelmek, aydının kamusal sorumluluğuyla doğrudan çelişir. Başını kuma gömen bir bilinç, bilgili olabilir; ancak aydın değildir. Aydın, felaketin uzağında olmanın verdiği güvenlik hissini ahlaki bir gerekçeye dönüştüremez. Çünkü aydınlık, tam da başkalarının acısının “bizim meselemiz değil” denildiği noktada sınanır. Bu nedenle aydın olmak, yalnızca düşünmek değil; hangi acının yanında, hangi suskunluğun karşısında durulduğuyla tanımlanan etik bir pratiktir. Suskunluk, bu bağlamda nötr bir tutum değil; çoğu zaman adaletsizliğin sessiz ortağıdır.

Ekranlar önünde sürekli görünür olup düşünsel olarak bütünüyle edilgenleşmiş figürler, entelektüel kamunun öznesi değil, onun dekorudur. Eleştirel aklın dolaşıma girmesi gereken yerde, vitrinde duran birer retorik bibloya dönüşürler. Bu figürlerin işlevi, hakikati çoğaltmak değil; iktidarın hazır söylemlerini cilalayarak yeniden üretmektir. Sözleri, gerçeği kesip açan bir neşter değil; mevcut düzeni tahkim eden bir vernik işlevi görür.

Bu tür aparatlar, aydın olmanın gerektirdiği etik mesafeyi kaybettikleri ölçüde, iktidarın sembolik sermayesinin sessiz taşıyıcıları hâline gelirler. Hakikatle aralarına konforlu bir mesafe koyar, adaletin çağrısını kendi pozisyonlarının güvenliğiyle boğarlar. Konuşmaları vardır, fakat sözleri yoktur; görünürlükleri vardır, fakat kamusal ağırlıkları yoktur. Eleştiri üretmezler, eleştirinin yerini işgal ederler. Böylesi figürler için entelektüellik, kamusal sorumlulukla örülmüş bir etik pratik değil; medya dolaşımında korunması gereken bir kişisel markaya indirgenmiştir. Bu nedenle onlar, iktidar karşısında “hakikati söyleyen” değil; hakikati, kendi süreklilikleri uğruna ertelemiş kimselerdir. Aydın olmaktan çok, egemen söylemin kendine bakıp rahatladığı bir ayna yüzeyi işlevi görürler.

Sonuç olarak entelektüel; yüksek mevkilerde dostlar edinmeyi değil, hakikate sadakati; resmî itibarları değil, etik tutarlılığı önemseyen kişidir. Yalnız kalabilir, hatta çoğu zaman kalır, ama bu yalnızlık, sürüye katılarak hakikati eğip bükmekten daha onurludur. Aydınlık, bir statü değil; sürekli sınanan, çoğu zaman bedel ödeten bir etik duruştur. Edward Said’in mirası bize tam olarak bunu hatırlatır.

Referanslar:

[2] Said, E. W. (2018). Entelektüel (T. Birkan, Çev.). Ayrıntı Yayınları.

[3] Said, E. W. (1994). Representations of the intellectual: The 1993 Reith lectures. Vintage Books.

[4] Deleuze, G., & Foucault, M. (1977). Intellectuals and power. In D. F. Bouchard (Ed.), Language, counter-memory, practice (pp. 205–217). Cornell University Press.

[5] Gramsci, A. (2005). The intellectuals. In Contemporary sociological thought: Themes and theories (pp. 49–57). Canadian Scholars Press.

[6] Hayek, F. A. (1949). The intellectuals and socialism. The University of Chicago Law Review, 16(3), 417–433.

[7] Said, E. W. (2005). The public role of writers and intellectuals. In Nation, language, and the ethics of translation. Princeton University Press.

[8} Sowell, T. (2012). Intellectuals and society. Hachette UK.


[1] Kavramın etimolojik, sosyolojik ve kültürel dönüşümüne detaylı olarak Mehmet Cüneyt BİRKÖK’ün “AYDINLAR V E BAZI VASIFLARI” (İstanbul Journal of Sociological Studies, 97-111, 2000) makalesine bakılabilir. Makale linki: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/101038

Author

Kimim ben? Ben, Önder Çakırtaş. Edebiyatla yatıp edebiyatla kalkan, şiirle bazen kafa bulan bazen de kafaları bulandıran biriyim. Kitap okumak benim için kahvaltıdan bile önemli… (ama çayı ve bilhassa kahveyi ihmal etmem tabii 🍵📚). Denizi görünce huzur bulurum, bitkileri görünce içim açılır. Ayı görünce… işte orada biraz mesafe koyarım 😅 Ama şehrimi her koşulda bağrıma basarım. Öğretmek ise benim hayatımın tam kalbinde. Öğrencilerime bir şeyler katmak, güzel insanlara dokunmak, onlarla birlikte büyümek en büyük mutluluğum. Ailem… onlar benim merkezim, pusulam, her şeyim. Onlarla olduğumda kelimeler bile güzelleşir. Özetle: Güzel insan yetiştirmeye, güzel insan olmaya çalışan; kitaplarıyla beslenen, öğrencileriyle gülümseyen, ailesiyle tamamlanan biriyim.

No Comments

Leave a comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir