|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Akademik teşvik sisteminin ilan edilen temel amacı, akademisyenlerin bilimsel üretimini görünür kılmak, nitelikli araştırmayı desteklemek ve akademik emeği maddi ve sembolik olarak ödüllendirmektir. Türkiye’de yürürlükte olan akademik teşvik uygulaması da, bu niyetle, belirli faaliyet alanlarında en az otuz puan toplayan akademisyenlere unvan ve alan bazlı ek ödeme imkânı tanımaktadır. Ne var ki teşvik sisteminin kağıt üzerindeki bu iddialı amacı ile sahadaki fiilî işleyişi arasındaki mesafe, özellikle sosyal bilimler ve daha da belirgin biçimde filoloji alanında çalışan akademisyenler için giderek büyüyen bir yapısal adaletsizliğe dönüşmüştür. Teşvik, akademik üretimi ödüllendirmekten ziyade, üretimin biçimini ve hızını standartlaştıran; hatta kimi zaman etik ve nitelikli çalışmayı dolaylı biçimde cezalandıran bir mekanizma hâlini almıştır.
Bir filolog olarak akademik teşvikte en fazla puanın üretilebildiği alanın “yayın” başlığı olması, ilk bakışta olumlu gibi görünse de bu başlığın içeriği ve puanlama mantığı, uluslararası akademik yayıncılığın gerçekliğiyle ciddi bir uyumsuzluk taşımaktadır. Uluslararası saygın bir yayınevinde –örneğin Routledge gibi– kitap yayımlamak, uzun soluklu ve çok katmanlı bir süreci gerektirir. Öncelikle ayrıntılı bir kitap önerisi (proposal) hazırlanır; bu öneri editoryal değerlendirmeden ve çoğu zaman kör hakemlik sürecinden geçer. Kabul edilmesi aylar, hatta bazen bir yılı bulur. Ardından kitabın yazım süreci başlar; hedeflenen kelime sayısı, kuramsal derinlik ve arşiv/tarama yükü düşünüldüğünde bu süreç genellikle iki yılı aşar. Buna karşın Türkiye’de, neredeyse hiçbir akademik süzgeçten geçmeden, teslimden basıma on gün gibi kısa sürede kitap yayımlayan “yayıncılar” mevcuttur ve bu tür yayınevlerinden çıkan kitapların teşvik puanı ile Routledge gibi bir yayınevinden çıkan kitabın puanı aynıdır. Bu eşitlik, gerçekte derin bir eşitsizliğe işaret eder: Etik ve nitelikli akademik üretim, zaman ve emek maliyeti nedeniyle iki yönlü cezalandırılmaktadır. Bir yandan hakkının karşılığı olan puanı alamamakta, diğer yandan “kolay ve hızlı” üretim kanallarına yönelmediği için teşvik sisteminin dışında kalmaktadır. Bu noktada sormak gerekir: Akademik teşvik, akademisyeni düşünsel ve ahlâkî olarak ucuz üretimlere mi yönlendirmelidir?
Benzer bir sorun kitap bölümleri söz konusu olduğunda da ortaya çıkmaktadır. Alanında uzman editörler tarafından titizlikle kurgulanmış, tematik sınırları belirli, kuramsal bütünlüğü olan bir derleme kitaba katkı sunmak ile, onlarca disiplini rastgele bir araya getiren, “Sosyal Bilimlerde Güncel Araştırmalar” gibi başlıklar altında yayımlanan, iç tutarlılığı zayıf ve çoğu zaman editoryal denetimden yoksun kitaplara bölüm yazmak teşvik sisteminde eşit puanla değerlendirilmektedir. Oysa bu iki üretim biçiminin akademik değeri, hazırlanış süresi ve entelektüel emeği arasında açık bir orantısızlık vardır. Teşvik sistemi bu farkı görmezden gelerek, nitelikli akademik işbirliğini ve alan içi uzmanlaşmayı değil; niceliği, hızla üretilebilirliği ve biçimsel uygunluğu ödüllendirmektedir.
Filoloji alanında çalışan, özellikle Batı edebiyatı üzerine yoğunlaşan akademisyenler için bir diğer sorunlu alan tebliğlerdir. Akademik teşvik yönetmeliğinde “uluslararası” olarak tanımlanan kriterler, ironik biçimde, gerçekten uluslararası ve nitelikli akademik kongreleri sistemin dışında bırakabilmektedir. Kendi tecrübemden hareketle söyleyebilirim ki, biri Fransa’da diğeri İskoçya’da düzenlenen, katılımcılarının neredeyse tamamı yabancı akademisyenlerden oluşan, alanında uzman isimlerin yer aldığı ve yoğun akademik tartışmalara sahne olan iki kongre, yalnızca özet ya da tam metin kitabı basılmadığı için teşvik kapsamında kabul edilmemiştir. Buna karşın, çoğu çevrim içi düzenlenen, “her konudan bildiri” anlayışıyla organize edilen, akademik niteliği son derece tartışmalı kongreler, teşvik kriterlerine birebir uyduğu için puan getirmektedir. Bu durum, akademik teşvikin kaliteyi değil, prosedürel uygunluğu ödüllendirdiğini açıkça göstermektedir. Nitelikli kongreye katılan değil, niteliksiz olana katılan teşvik almaktadır. CV’sine ve akademik duruşuna önem veren bir akademisyenin bu tür etkinliklerden bilinçli olarak uzak durması ise, sistem içinde dezavantaja dönüşmektedir.
Atıf meselesi ise filoloji ve özellikle Batı edebiyatı alanında çalışan akademisyenler için neredeyse kronik bir eşitsizlik alanıdır. Küresel ölçekte edebiyat çalışmalarının atıf sayıları, fen ve sağlık bilimleriyle kıyaslanamayacak ölçüde düşüktür. Bir Batı edebiyatı akademisyeninin tüm kariyeri boyunca aldığı atıf sayısı, başka bir alanda tek bir makalenin bir yıllık atıf sayısına denk olabilmektedir. Buna rağmen akademik teşvik sisteminde atıf puanlaması, alanlar arası bu yapısal farkı dikkate almadan uygulanmaktadır. Üstelik edebiyat alanında sistematik “atıf paslaşmaları” da neredeyse yoktur; bu, etik bir tercih olduğu kadar alanın doğasından da kaynaklanır. Sonuç olarak teşvik sistemi, atıf kriteri üzerinden Batı edebiyatçılarını yapısal olarak dipte konumlandırmakta ve haksız bir rekabet ortamı üretmektedir.
Tüm bu tablo karşısında sorulması gereken soru açıktır: Akademik teşvik, beni ve benim gibi çalışan akademisyenleri gerçekten teşvik ediyor mu? Yoksa etik, nitelikli, uzun soluklu ve uluslararası standartlara uygun akademik üretimi dolaylı biçimde cezalandıran bir denetim ve yönlendirme mekanizmasına mı dönüşmüştür? Eğer teşvik sistemi, akademisyeni daha iyiye, daha derine ve daha nitelikli olana yönlendirmiyorsa; aksine onu hızla üretmeye, yüzeyselleşmeye ve akademik etikle sorunlu alanlara itiyorsa, burada teşvikten değil, akademik aklın bürokratikleştirilmesinden söz etmek gerekir. Gerçek teşvik, akademisyenin emeğini tanıyan, alan farklılıklarını gözeten ve niteliği merkeze alan bir anlayışla mümkündür; aksi hâlde bu sistem, akademiyi ödüllendirmekten çok, onu dönüştürerek zayıflatmaya devam edecektir.
Bu noktada kaçınılmaz olarak şu temenni dile getirilmelidir: Keşke Türkiye’de de, uluslararası akademide giderek daha fazla ciddiyetle ele alınan “predatör yayıncılık” ve “predatör kongre” olgusuna ilişkin şeffaf, kurumsal ve kamusal bir listeleme mekanizması oluşturulabilseydi.
Nasıl ki uluslararası alanda belirli yayınevleri ve dergiler, hakemlik süreci, editoryal denetim ve akademik etik bakımından sorunlu oldukları için tartışmaya açılıyorsa, Türkiye’de de neredeyse seri üretim mantığıyla çalışan, bilimsel denetimi asgari düzeye indirmiş, akademisyenin emeğini nitelik değil hız üzerinden değerlendiren yayınevleri ile yalnızca teşvik puanı üretmek amacıyla organize edildiği izlenimini güçlü biçimde veren kongrelerin açıkça teşhir edilmesi gerekirdi. Böyle bir listenin amacı akademisyeni fişlemek ya da cezalandırmak değil; aksine akademik ekosistemi korumak, genç araştırmacıları yanlış yönlendiren yapıları görünür kılmak ve teşvik sisteminin dolaylı biçimde meşrulaştırdığı düşük kaliteli üretim kanallarına karşı kolektif bir etik bilinç oluşturmaktır. Bugün gelinen noktada, predatör yapılar açıkça bilindiği hâlde adlandırılmamakta; adlandırılmadıkları için de teşvik sistemi içinde normalleştirilmektedir. Bu sessizlik, yalnızca bireysel akademik ahlâkı değil, Türkiye’de akademik bilginin kurumsal itibarını da aşındıran yapısal bir soruna dönüşmüş durumdadır.


No Comments