|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Ona Göre Taşra Bir “Yer” Değil, Bir “Görme Biçimi”dir!
“Taşra” sözcüğü, Türkçede ilk bakışta yalın ve nötr bir anlam taşır. Sözlük düzeyinde taşra, genellikle “bir ülkenin başkenti veya büyük şehirleri dışındaki yerler” olarak tanımlanır. Bu tanım, mekânsal bir ayrımı işaret eder: merkez ve onun dışı. Ancak bu yalın tanım, kavramın Türkiye’deki tarihsel, kültürel ve ideolojik kullanımını açıklamakta yetersizdir. Çünkü taşra, yalnızca coğrafi bir kategori değil; aynı zamanda tarihsel olarak inşa edilmiş, ideolojik olarak yüklenmiş ve çoğu zaman pejoratif anlamlar kazanmış bir kavramdır. Bu nedenle taşra, sözlükteki masum anlamının ötesinde, bir “görülme biçimi”, bir “temsil rejimi” ve bir “iktidar söylemi” olarak ele alınmalıdır.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan tarihsel süreçte taşra kavramının dönüşümü, bu ideolojik yüklenmenin izlerini açıkça gösterir. Osmanlı idari sisteminde taşra, merkezin dışında kalan eyaletleri ifade eden teknik bir terimdi. Bu kullanımda belirli bir hiyerarşi bulunsa da, modern anlamda kültürel bir küçümseme henüz tam olarak belirginleşmemişti. Ancak 19. yüzyılda modernleşme ve merkezileşme süreçlerinin hız kazanmasıyla birlikte, İstanbul yalnızca siyasi bir merkez değil, aynı zamanda “medeniyetin” temsilcisi olarak konumlandırılmaya başlandı. Bu dönüşüm, taşranın giderek “geri”, “gelişmemiş” ve “dönüştürülmesi gereken” bir alan olarak kodlanmasına zemin hazırladı. Cumhuriyet döneminde ise bu eğilim daha da belirginleşti; modernleşme projesi, kenti ilerleme, akıl ve uygarlıkla özdeşleştirirken, taşrayı geleneksel, durağan ve eksik bir alan olarak yeniden tanımladı.
Bu tarihsel süreçte taşra, yalnızca bir yer olmaktan çıkarılmış, bir “eksiklik kategorisi”ne dönüşmüştür. Bu dönüşüm, sosyolojik açıdan merkezin çevreyi tanımlama ve konumlandırma gücüyle yakından ilişkilidir. Nitekim Şerif Mardin’in merkez-çevre kuramı, Türkiye’deki bu yapıyı anlamak açısından son derece açıklayıcıdır1. Mardin’e göre merkez, yalnızca siyasi değil, aynı zamanda kültürel ve sembolik bir güç alanıdır; çevre ise bu merkezin tanımladığı, çoğu zaman ona göre konumlanan bir alandır. Bu bağlamda taşra, merkezin dışında kalan bir coğrafya değil, merkezin bakışıyla anlam kazanan bir “öteki”dir.
Bu “ötekileştirme” süreci, taşranın gündelik dilde pejoratif anlamlar kazanmasına yol açar. Türkiye’de “taşralı” ifadesi sıklıkla görgüsüzlük, dar ufukluluk, estetik yoksunluk ve kültürel geri kalmışlık gibi anlamlarla ilişkilendirilir. Bu kullanım, taşrayı nesnel bir mekân olmaktan çıkarıp bir “insan tipi”ne ve “zihniyet kategorisi”ne dönüştürür. Köksal Alver’in belirttiği gibi, taşra bu süreçte bir “aynılaştırma mağduru” hâline gelir: “Taşra, bir aynılaştırma mağdurudur… taşraya bakışlar birer klişeye dönmüştür” (Alver, 2010: 2)2. Bu klişeler, taşrayı çoğulluğundan arındırarak tekil ve indirgenmiş bir kategoriye dönüştürür.
Bu durum, Edward Said’in Oryantalizm’inde belirttiği Batı’nın Doğu’yu tanımlama ve hiyerarşik olarak konumlandırma biçimindeki tanımına benzetilebilir3; bu süreçte Doğu, geri, irrasyonel ve egzotik olarak temsil edilirken, Batı kendini ilerici ve rasyonel olarak kurar. Türkiye bağlamında benzer bir mekanizma, merkez ile taşra arasındaki ilişkide işler. Kent, modernliğin ve ilerlemenin temsilcisi olarak yüceltilirken; taşra geri, durağan ve problemli bir alan olarak kodlanır. Bu nedenle taşra, yalnızca bir coğrafya değil, merkezin kendini üstün kurmak için ürettiği bir temsil alanıdır.
Alver’in aktardığı üzere, bu temsil süreci özellikle edebiyatta belirginleşir: “Türk romanında Anadolu’yu romanlarına taşıyan yazarlar tipik oryantalist bakışla, bu dünyayı tekleştirme gayreti gütmüştür” (Alver, 2010: 2)2. Bu tekleştirme, taşranın içsel çeşitliliğini görünmez kılar ve onu homojen bir “öteki”ye indirger. Oysa Alver’in vurguladığı gibi, “taşra değil taşralar vardır… taşra her yerdedir” (2010: 2)2. Bu ifade, taşranın sabit bir coğrafya değil, çoğul ve ilişkisel bir kategori olduğunu açıkça ortaya koyar.
Taşra söylemi yalnızca ideolojik bir kurgu değil, aynı zamanda derin bir psikolojik işleyişe de sahiptir. Bu noktada Fanon,’un çözümlemeleri son derece açıklayıcıdır. Fanon, üstünlük kompleksinin bağımsız bir güç göstergesi olmadığını, tersine bastırılmış bir aşağılık kompleksinin telafi edici bir uzantısı olarak işlediğini belirtir ve şu tespitte bulunur: “Sömürgeleştirilmiş olanın aşağılık duygusu, Avrupalının üstünlük duygusunun karşılığıdır” (Fanon, 2008 [1952]: 2)4. Bu ifade, üstünlük ve aşağılık duygularının birbirinden bağımsız değil, aksine birbirini karşılıklı olarak üreten ilişkisel yapılar olduğunu ortaya koyar. Benzer biçimde Fanon’un “Zenci, karşılaştırmadır” (2008: 90)4 ifadesi, öznenin kimliğinin kendi başına değil, daima başkasıyla kurulan hiyerarşik bir karşılaştırma üzerinden inşa edildiğini vurgular.
Bu çerçevede taşra söylemi, merkezin kendini üstün kurmak için taşrayı aşağı konumlandırdığı bir psikopolitik mekanizma olarak okunabilir. Taşra, kendi başına değil, merkeze göre “eksik” olarak tanımlanır. Bu durum, taşranın yalnızca dışsal bir ötekileştirmeye değil, aynı zamanda içsel bir gerilime de maruz kaldığını gösterir. Nitekim Alver’in belirttiği gibi, taşralı özne “kimi zaman kendini aşağı görür… bazen komplekse kapılır, bazen üstün olduğunu düşünür” (Alver, 2010: 6)2. Bu dalgalanma, Fanon’un tarif ettiği aşağılık–üstünlük diyalektiğinin yerel bir tezahürüdür.
Taşranın bu şekilde konumlandırılması, aynı zamanda bir kültürel hegemonya meselesidir. Pierre Bourdieu’nün “kültürel sermaye” kavramı, bu süreci anlamak için önemli bir araç sunar5. Kentli elitler, kendi yaşam tarzlarını ve estetik anlayışlarını norm olarak dayatırken, taşrayı bu normdan sapma olarak kodlar. Alver’in ifadesiyle, “hakim paradigmaların, merkezin kendini haklılaştırma adına icat ettikleri bir kurgudur” (2010: 80)2. Bu bağlamda taşra, gerçek bir eksiklik değil, merkezin kendini meşrulaştırma stratejisinin bir parçasıdır.
Ancak taşra yalnızca edilgen bir kategori değildir. Aksine, kendi dinamikleri, üretim biçimleri ve eleştirel potansiyeli olan bir alandır. Alver’in aktardığı üzere, taşra “bir ülkenin dinamiklerinin ortalamasının da merkezidir… bir toplumun en acımasız eleştirisi de buradan görünür olabilir” (Süalp, 2010: 88)6. Bu ifade, taşranın yalnızca eksiklik üzerinden değil, aynı zamanda üretkenlik ve eleştirellik üzerinden de düşünülmesi gerektiğini gösterir.
Bu noktada taşra-merkez ilişkisinin tek yönlü bir hiyerarşi olarak değil, karşılıklı bir etkileşim olarak ele alınması önemlidir. Nitekim Mumford’un belirttiği gibi, “eğer taşra olmasaydı kent yıkılıp yok olurdu” (Mumford, 2007: 73)7. Taşra, kenti besleyen, ona insan, emek ve kültürel enerji sağlayan bir kaynaktır. Bu nedenle taşra ve merkez arasında organik bir bağ vardır; ancak bu bağ çoğu zaman hiyerarşik bir söylem tarafından gölgelenir.
Günümüzde ise iletişim teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte taşra–kent ayrımı köklü bir dönüşüm geçirmiştir. Tanıl Bora’nın ifadesiyle, “hem şehirler taşralaşıyor, hem taşrada şehirleşmenin veçheleri zuhur ediyor… sanki her yer şehir ve her yer taşra” (Bora, 2006: 44-46)8. Bu durum, taşranın artık yalnızca coğrafi bir kategori olmadığını, iletişimsel ve kültürel bir duruma dönüştüğünü gösterir.
Alver’in belirttiği gibi, “taşralılık… sadece mekânsal anlamda taşraya ait değildir… bir düşünme ve davranma tarzıdır” (2010: 6)2. Bu ifade, taşranın bir “zihniyet” olarak yeniden tanımlandığını ortaya koyar. Artık büyük şehirlerde yaşayan bireyler de taşralı olarak nitelenebilir; çünkü taşralılık, mekândan ziyade algı, bakış ve kültürel pratiklerle ilgilidir.
Dijital çağda bu durum daha da belirginleşir. Sosyal medya ve dijital platformlar, sürekli karşılaştırma ve hiyerarşi üretir. Bu durum, Fanon’un “karsilastirma” kavramını küresel ölçekte yeniden üretir4. Artık herkes birbirini değerlendirir, sınıflandırır ve konumlandırır. Bu bağlamda dünya, ironik bir şekilde “küresel bir taşraya” dönüşür; çünkü her yer, başka bir yerin “taşrası” hâline gelir.
Sonuç olarak taşra, sözlük anlamının ötesinde, tarihsel olarak inşa edilmiş, ideolojik olarak yüklenmiş ve psikolojik olarak içselleştirilmiş bir kavramdır. Türkiye’deki pejoratif kullanımı, nesnel bir mekânsal farktan değil, merkezin kendini üstün kurmak için ürettiği oryantalist ve hegemonik bir bakıştan kaynaklanır. Fanon’un gösterdiği gibi bu üstünlük, aslında bir aşağılık kompleksinin telafi edici bir uzantısıdır. Günümüzde ise iletişim teknolojileri bu ayrımı çözmekte; taşra, mekândan bağımsız bir zihniyet ve kültürel pratik hâline gelmektedir.
Bu çerçevede taşra, ne yalnızca bir coğrafyadır ne de basit bir sosyolojik kategori; “taşra” olarak lanse edilme, her şeyden önce bir “gör(ül)me biçimi”, bir “iktidar dili” ve bir “kültürel mücadele alanı”dır.
Kaynakça
Alver, K. (Ed.). (2010). Taşra halleri. Hece Yayınları. ↩
Bora, T. (2006). Taşraya bakmak. İletişim Yayınları. ↩
Fanon, F. (1952/2021). Black skin, white masks. Penguin Books. ↩
Mardin, Ş. (1973). Center-periphery: A key to Turkish politics. Daedalus, 102(1), 169–190. ↩
Mardin, Ş. (1975). Center-periphery relations: A key to Turkish politics. Boğaziçi University Press.
Mardin, Ş. (1985). Türk siyasasını açıklayabilecek bir anahtar: Merkez-çevre ilişkileri.
Mardin, Ş. (2006). Türkiye’de toplum ve siyaset. İletişim Yayınları.
Mumford, L. (2007). Tarih boyunca kent. Ayrıntı Yayınları. ↩
Said, E. W. (1978). Orientalism. Pantheon Books. ↩
Süalp, Z. (2010). Taşra ve temsil. K. Alver (Ed.), Taşra halleri içinde. Hece Yayınları. ↩
Bourdieu, P. (1986). The forms of capital. In J. Richardson (Ed.), Handbook of theory and research for the sociology of education (pp. 241–258). Greenwood. ↩


No Comments