Görünür Başarı, Görünmez Emek: Akademik Derecelendirmelerin Kör Noktaları Üzerine Eleştirel Bir Değerlendirme

Memlekete Dair By Şub 01, 2026 No Comments
Getting your Trinity Audio player ready...

Son yıllarda Türkiye’de üniversitelerin uluslararası akademik derecelendirme sistemlerine —özellikle Times Higher Education, QS ve benzeri sıralamalara— yönelik artan ilgisi, yükseköğretim alanında başarı kavrayışının giderek daralan bir ölçütler setine hapsedildiğini göstermektedir. Akademik kurumlar, bu sıralamalarda üst basamaklara tırmanmayı kurumsal prestijin temel göstergesi olarak sunmakta; nicel olarak ölçülebilir veriler, üniversitenin “kalitesinin” neredeyse tek belirleyeni hâline gelmektedir. Öğretim üyesi sayıları, öğrenci oranları, yayın ve atıf istatistikleri, proje gelirleri ve uluslararası iş birlikleri gibi göstergeler bu çerçevenin merkezinde yer alır. Ancak bu göstergelerin sunduğu tablo, akademik üretimin gerçekleştiği gerçek koşulları büyük ölçüde görünmez kılmakta; üniversiteyi yaşayan bir entelektüel alan olmaktan ziyade, sayılarla yönetilen bir performans rejimi olarak yeniden tanımlamaktadır.

Bu derecelendirme mantığı, akademik emeği soyut ve bağlamsız bir üretim faaliyeti gibi ele alır. Oysa öğretim üyelerinin performansı, yalnızca bireysel yetkinliklerle ya da çalışma disipliniyle açıklanabilecek bir olgu değildir. Türkiye’de akademik üretim, ciddi sosyo-ekonomik ve kurumsal baskılar altında gerçekleşmektedir.

Görece düşük maaşlar, artan yaşam maliyetleri, güvencesizlik hissi, akademik yükselme süreçlerindeki belirsizlikler ve keyfî uygulamalar, akademisyenlerin entelektüel enerjisini doğrudan etkileyen unsurlardır. Buna rağmen, uluslararası sıralama sistemlerinde bu yapısal koşullara dair tek bir parametreye dahi yer verilmez. Akademik performans, sanki steril ve ideal koşullarda üretiliyormuş gibi değerlendirilir.

Bu görünmezliğin en çarpıcı boyutlarından biri, akademik hayatta giderek daha fazla dile getirilen psikolojik baskılar ve mobbing pratikleridir. Hiyerarşik ilişkilerin sertliği, idari gücün akademik liyakatin önüne geçtiği durumlar, bölüm içi klikleşmeler ve dışlayıcı tutumlar, akademik üretimi zayıflatan fakat kurumsal raporlarda asla yer almayan gerçekliklerdir. Akademik sıralamalar, üniversiteyi homojen ve uyumlu bir üretim makinesi gibi resmederken, içeride yaşanan bu kırılmaları sistematik biçimde dışarıda bırakır. Böylece akademik başarı söylemi, çoğu zaman kurumsal sorunları maskeleyen ideolojik bir işlev görür.

Buna ek olarak, Türkiye’de öğretim üyelerinin ders yükleri uluslararası ortalamalarla kıyaslandığında çoğu zaman oldukça yüksektir. Lisans, yüksek lisans ve doktora düzeyinde verilen yoğun dersler; sınav, ödev ve değerlendirme süreçleri; danışmanlık yükleri ve idari görevler akademisyenin zamanını ciddi biçimde kuşatmaktadır. Son yıllarda yaygınlaşan akreditasyon, kalite güvence ve performans raporlama süreçleri ise akademik emeğin önemli bir kısmını bürokratik faaliyetlere yönlendirmektedir.

Akademisyen, giderek daha fazla form dolduran, rapor hazırlayan ve denetimlere yanıt veren bir “idari özneye” dönüşmektedir. Ne var ki bu görünmeyen emek, akademik derecelendirmelerin hiçbirinde hesaba katılmaz; üretimin yalnızca çıktıları ölçülür, süreçler ise bütünüyle yok sayılır.

Bu noktada üniversitenin en temel bileşenlerinden biri olan öğrencilerle akademik personel arasındaki ilişki de ciddi bir sorun alanı olarak karşımıza çıkar. Akademik derecelendirmeler, öğrenci memnuniyetini çoğu zaman yüzeysel anketlerle ölçerken, gündelik akademik etkileşimin niteliğini göz ardı eder. Oysa pek çok üniversitede akademik iletişimin temel aracı olan e-postanın dahi etkin biçimde kullanılmadığına tanık olunmaktadır. Öğrencilerin sorularına yanıt verilmemesi, akademik geri bildirimin gecikmesi ya da tamamen yok sayılması, eğitim-öğretim sürecini kaotik ve güvensiz bir zemine sürüklemektedir. Bu durum, bireysel ihmallerden ziyade, kurumsal sorumluluk bilincinin zayıfladığı bir akademik kültürün göstergesi olarak okunmalıdır.

Öte yandan, bazı akademisyenlerde gözlemlenen üstenci ve mesafeli tutumlar, özellikle lisansüstü düzeyde daha ciddi sorunlara yol açmaktadır. Yüksek lisans ve doktora danışmanlığı, pedagojik ve etik açıdan son derece hassas bir süreç olmasına rağmen, kimi zaman bu ilişki keyfî bir otorite pratiğine dönüşebilmektedir. Tez sürecinin belirsiz biçimde uzatılması, savunma tarihlerinin gerekçesiz ertelenmesi, geri bildirimin düzensiz ya da yetersiz olması gibi uygulamalar, öğrencinin akademik ve psikolojik bütünlüğünü zedelemektedir. Buna rağmen, bu tür sorunlar akademik derecelendirme sistemlerinde tamamen görünmezdir; danışmanlık ilişkisi, sayısal bir veri olarak “tez sayısı” ya da “mezuniyet oranı” ile sınırlı biçimde ele alınır.

Benzer biçimde, akademik sorumlulukların zamanında yerine getirilmemesi —not girişlerinin gecikmesi, tez teslim süreçlerinin aksaması, idari takvimlerin ihmal edilmesi— kurumsal işleyişte ciddi aksaklıklara yol açsa da, bu durumlar performans ölçütlerinin dışında kalır. Akademik sıralamalar, üniversiteyi disiplinli ve rasyonel bir yapı olarak sunarken, bu tür dağınıklıkları istatistiksel olarak silikleştirir. Böylece üniversitenin gündelik işleyişindeki aksaklıklar, “başarı hikâyeleri”nin gölgesinde normalleştirilir.

Tüm bu tablo, akademik derecelendirme sistemlerinin yalnızca ölçmeyi seçtikleri alanlarda değil, ölçmeyi reddettikleri alanlarda da ideolojik bir tercih yaptığını göstermektedir. Üniversite, bu sistemlerde bir kamusal entelektüel alan olarak değil; rekabetçi bir piyasa aktörü olarak kurgulanır. Akademik bilgi, toplumsal bağlamından koparılarak metriklere indirgenir; eleştirel düşünce, pedagojik sorumluluk ve etik ilişkiler tali unsurlar hâline gelir. Oysa üniversitenin asıl işlevi, yalnızca bilgi üretmek değil, aynı zamanda bu bilginin nasıl üretildiğini ve nasıl aktarıldığını sürekli sorgulayan bir kamusal akıl alanı olmaktır.

Bu nedenle mesele, uluslararası sıralamalara bütünüyle karşı çıkmak ya da bu sistemleri tümüyle reddetmek değildir. Asıl sorun, bu derecelendirmelerin üniversite yönetimleri tarafından mutlak ve sorgulanamaz hedefler olarak benimsenmesi; akademik gerçekliğin bu dar çerçeveye zorla uydurulmasıdır. Görünür başarı anlatıları, görünmez emeğin üzerini örttükçe, akademik alanın içsel çelişkileri derinleşmektedir. Akademik üretimin niceliği artarken, niteliği ve insani boyutu aşınmaktadır.

Sonuç olarak, akademik derecelendirmelerin sunduğu başarı haritaları, üniversitenin yalnızca aydınlık yüzünü değil, aynı zamanda karanlık ve bastırılmış alanlarını da düşünmeyi gerektirir. Sosyo-ekonomik koşullar, psikolojik baskılar, idari yükler, pedagojik ilişkiler ve etik sorumluluklar hesaba katılmadıkça, sıralamalarda elde edilen her yükseliş eksik ve yanıltıcı bir başarı olarak kalacaktır. Gerçek akademik kalite, ancak görünmeyen emeğin, bastırılan sorunların ve ihmal edilen ilişkilerin entelektüel cesaretle tartışılabildiği bir üniversite kültürü içinde mümkün olabilir. Aksi hâlde, üniversite yalnızca daha yüksek sıralarda yer alan, fakat içten içe yıpranan bir kurumsal vitrinden ibaret kalacaktır.

Author

Kimim ben? Ben, Önder Çakırtaş. Edebiyatla yatıp edebiyatla kalkan, şiirle bazen kafa bulan bazen de kafaları bulandıran biriyim. Kitap okumak benim için kahvaltıdan bile önemli… (ama çayı ve bilhassa kahveyi ihmal etmem tabii 🍵📚). Denizi görünce huzur bulurum, bitkileri görünce içim açılır. Ayı görünce… işte orada biraz mesafe koyarım 😅 Ama şehrimi her koşulda bağrıma basarım. Öğretmek ise benim hayatımın tam kalbinde. Öğrencilerime bir şeyler katmak, güzel insanlara dokunmak, onlarla birlikte büyümek en büyük mutluluğum. Ailem… onlar benim merkezim, pusulam, her şeyim. Onlarla olduğumda kelimeler bile güzelleşir. Özetle: Güzel insan yetiştirmeye, güzel insan olmaya çalışan; kitaplarıyla beslenen, öğrencileriyle gülümseyen, ailesiyle tamamlanan biriyim.

No Comments

Leave a comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir